UMUTSUZ ROMANTİK BİR YAZARIN GÜNLÜK ACILARI 2
16 Aralık
Bu kuryenin nereden geldiğini kendine soruyorsun.
Dün telefon etmişti. Okumanı istemişti. Çok işin olduğu halde kabul ettin. Bu tür uğraşları uzun zamandır seviyorsun. Hayatının geçimi için yaptığın her şeyi bir kurgu saydığın o günden beri.
O gün çok yakın aslında. Günlüğe başladığın gün.
Dün.
Kurguyu çıkarıp attığını sandın hayatından. Bu günlük de intiharın boşluğa düşen son adımı.
Yüzüyorsun.
Düştükçe geçmişin daha hızla aktığını ve artık kişilere, olaylara uyum göstermeden gözünün önünden geçtiğini görüyorsun.
Düşüyorsun.
"İyi de ismini yazmayı unutmuşsun."
"Belki ben ismimi unuttum."
"Yo sanmam…"
Ne sanıyorsun ki?
Birazdan o zarf açılacak ve içinden yolculuk bileti mi çıkacak?
Gönderen ne yapmak istiyor onunla?
Rüyalarına giren o yol kavşağında görüyorsun onu.
Bir kuyu, 3-5 basamak, kova ve bir koyun. Kavşağın dört yönünde bunlar var. Sembolleri de bırakman gerektiğini düşünüyorsun. Gerçekliğin bütün yansımalarını unutmak gerçeği bulmak mı?
Ya hakikat?
Adın aklına geliyor birden. Soyadın eksik gibi. Birkaç harf. Evet o da tamam. Günlüğün sonuna ikisini de yazmana daha çok var. Günlüklerini yazan, yani ben… Bir yasakla ikiye ayrıldığımızdan beri benim de soru sormam yasak.
Gören bir daktiloyum ben. Tuvalete gitmiyorum. Ama sevişiyorum sen evde olmadığın zaman. Misafirlerimi gece ağırlıyorum. Senin kurtulmak istediğin yanlarından birisi ya da bir karakter çöplüğü değilim. Benim büyümemi istemezsin bile. Günlüğün sesi, iç ses ya da her ne dersen de.
Sesin yok olduğundan beri bu mikrofondan yazdığın her şey tam bir filtresizlik içinde akıyor.
Her şeyi yazabilirim. Ama görüntü yasak. Senin de yazman yasak.
İkimizin de dünyayla tek irtibatımız yalnızlığımız.
Zarfı açıyorsun.
İçinden bir ayna çıkabilir. Ya da seni daha çok rahatsız eden şey: sinema bileti. Kendini görmeye bilet almaktan nefret ediyorsun.
Zarftan çıkan onun bileti.
Dün seni arayan kişi bir yere gidiyor. Gittiği yeri, aslında daha gitmediği yeri, gidecek olduğunu biliyorsun.
Hiç kimse o yerin adını söyleyemiyor.
Sen bunu deniyorsun.
Ağzını açıp deniyorsun. Ses çıkıyor ama sözcükler çıkmıyor. Dil ve anlaşılırlık yok.
Tekrar deniyorsun. Bildiğin başka dillerde, küfürlerde ve çocukluk ağlamalarında.
Nafile.
Bağırıyorsun. Ses çıkıyor ama sözcükler hâlâ yok.
Boğazın acıyor, ağzın, dudakların kuruyor çok söylemekten ve anlaşılır hiçbir şey yok.
O gittiğinde ancak ağzından sözler dökülecek.
Tekzip yazman istendi.
Adının olmadığı günlüğün ilk gününde bunların o güne ait olmadıkları söylendi.
Kendini savundun.
Gün gün yazmadığını günlük yazmadığını…
Anlatmaya çalıştın.
Tekzip isteyenlerse günlükte adları geçmese de bu yazılanların takipçisi olacaklarını, çünkü yazı şeklinin işi oraya götüreceğinin kesin olduğunu, bu üslubu bozmazsan seninle görüşmeyeceklerini bile söylediler.
Tekzip edeceksin. Bunları yazmanın -ki ne yazdığını yazacağını bile hiç düşünmedin- kimseye zarar vereceği aklının ucundan bile geçmedi. Günlük acıların tehdide ve zarar dönüşmesi nasıl aklına gelebilirdi?
Acılar dendikçe kimsenin artık inanmadığı bir çoraklığa adım attığını düşünmemiştin.
"Artık kimse acılara inanmıyor," da olabilir bu çoraklığın rüzgârının fısıldadığı…
Basit söyleyişlere hiçbir zaman teslim olmadın.
Acı, en az kullandığın sözlerden birisi oldu hep.
© Barbuni 2009


